Bir Neslin Üstadı Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl Kısakürek’in hayatını yazmayacağım çünkü bunu arama motorlarına sorduğunuzda bir sürü sonuç bulabiliyorsunuz. Burada hayatından çok ondan ne öğrenebileceğimiz hakkında konuşmak istiyorum. Bende kendimi tam öğrenmiş olarak adlandıramam. Belki bu yazıyı okuyanların çoğu Necip Fazıl Kısakürek hakkında benden daha çok bilgilidir.

Eğer bir yanlışım olursa lütfen bana sosyal medya hesaplarından ya da yorum olarak geri dönüş yapınız. Aksi takdirde kimseyi yanlış bilgilendirmek istemem. Bu benim en çok korktuğum şeylerdendir. Ne demişler ‘bazen hiç bilmemek yanlış bilmekten iyidir.’ ama her zaman değil.

Zindan iki hece, Mehmed’im lâfta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de, geri adam, boynunda yafta…
Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mı? .. Belki… Daha ölmedim!

İşte bu dizeler Necip Fazıl Kısakürek’in Zindandan Mehmed’e Mektup şiirindendir. Sizi bilmem ama bana göre Necip Fazıl Kısakürek’in en güzel şiiridir. Mehmed, Necip Fazıl Kısakürek’in büyük oğludur. Bu şiirde tutuklamalar ve idamlar ile ilgili birçok gönderme ve iğneleme mevcut. Tutukluluk sürecinde yazmamış olsa da, orada geçirdiği zamanı anlatmış olması muhtemel.

Ayrıca bu şiir için pek çok açıklama ve inceleme de mevcut. Görünen o ki okuyanlarda derin izler bırakmış bir şiir. Defalarca okunacak ve okundukça yeni yeni şeyler öğrenilecek bir şiir. O günlerin siyasi olaylarından tutunda, ölüm oruçlarına kadar pek çok şey ifade ettiği aşikar.

Necip Fazıl Kısakürek

3 Devrede Necip Fazıl Kısakürek

Necip Fazıl Kısakürek, şair hayatını üç devreye ayırır. Onu tanıyıncaya kadar, onu tanıdıktan sonra, o günden beri. Bu üç devrede bahsettiği kişi Seyyid Ahmet Arvasi‘nin babası Abdulhakim Arvasi’dir.

O ilk devresinde tabiri caizse şımarık olarak nitelendirilebilecek bir dönem yaşar. Kadın, içki ve kumar dolu bir hayatı vardır. Fakat bunların hiçbiri ona ruhsal doyumu veremez. Deyim yerindeyse bir arayış içinde savrulur. Ruhsal doygunluğu arar.

Bir çoğumuz gibi onda da bir arayış vardır. Zaman onu çöldeki kumlar gibi savurmaya başlamıştır. Bir o yana bir bu yana savrulur. Ta ki aradığı kişiyi bulup onunla tanışana kadar.

Önceki dönemlerde öyle bir hal alır ki, Paris’te iken kumar bataklığına saplanır. Kumar onu Türkiye’ye dönmek zorunda bırakır. Daha sonrasında ise bu yaşayış bir süre daha devam eder. Bu süre içinde ondan çokça söz edilir.

Necip Fazıl Kısakürek, herkes tarafından beğenilen bir genç şairdir. Fakat bu ünde fayda etmez. Şiirlerine de yansıttığı o boşluk hissi ve yalnızlık onu sarmalar. Onu saran korkunç imansızlığı yenemez.

Onu Tanıdıktan Sonra

Boşluk ve yalnızlık içinde kalan Necip Fazıl’ın karşısına çıkan bir şahıs onun hayatını değiştirir. Böylece hayatının ya da şairliğinin ‘onu tanıdıktan sonra’ diye bahsettiği dönemi başlar.

Bu zat Abdulhakim Arvasi’dir. Hayatının birinci dönemini bitirip ikinci dönemini başlatan bu karşılaşmadan sonraki geçiş süreci Necip Fazıl Kısakürek için bir hayli zor olmuştur. ‘Onu tanıyıncaya kadar’ dediği birinci dönem ile ‘onu tanıdıktan sonra’ dediği ikinci dönem arasında bocalar.

Bunun sebebi yaşam tarzını hemen değiştirememesi olarak adlandırılabilir. Birinci dönemdeki yaşamıyla, kendi ifadesiyle ‘Efendisinin’ gösterdiği yaşam arasında dünyalar kadar fark  vardır. Bocalamanın en büyük sebebi de budur.

Fakat daha sonra Abdulhakim Arvasi’nin ona yol göstermesiyle birlikte ikinci dönemi tam anlamıyla başlar. O, Necip Fazıl’a kainatın akıl almaz düzenini göstermesiyle adeta uyanır. Bu ışık onu yaratıcıya götürür.

Necip Fazıl Kısakürek, otuz yaşında Abdulhakim Arvasi ile karşılaşmasını hayatının en güzel anı olarak nitelendirir. Yıllar sonra o an için şunları yazacaktır:

Allah dostunu gördüm, bundan altı yıl evvel
Bir akşamdı ki, zaman, donacak kadar güzel.
Onu tanımadan geçen yıllarına üzülür, hayıflanır:
Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum;
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum…

O güne kadar sadece bir buçuk kitaptan oluşan şiirleri hızla artmaya başlar. Şair halk içine çıkar. Bu dönüm noktasından sonra doksan cilde yürür.

Ayrıca hayatı düzene girmiş olan şair, büyük sanatkarlık peşine düşmüştür. Ona sanat Allah’ı aramaktır. Gerisi çelik-çomaktır.

Bu gelişmeler olurken efendisinin sözüne uyarak evlenir. Aynı zamanda Güzel Sanatlar Akademisi ve Robert Koleji’nde öğretmenlik yapmaya başlamıştır. Yayınladığı eserlerde ve makalelerinde İslamı savunduğu için de eski ortamındaki kişilerin Necip Fazıl’a karşı tavırları değişmektedir.

Bunlardan dolayı ‘Büyük Doğu’ mecmuasını çıkaran Necip Fazıl, efendisine ilk sayısını göstermek nasip olmamıştır. Abdulhakim Arvasi, İzmir’e sürülmüş, serbest bırakıldıktan bir süre sonra da vefat etmiştir. Bu olayla birlikte yaşamının üçüncü devri de başlamıştır.

O Günden Beri

Büyük Doğu dergisini çıkaran Necip Fazıl Kısakürek, işinden ayrılmak zorunda kalmış, gerek kararnameler gerekse sıkıyönetimden dolayı Büyük Doğu dergisi defalarca kapatılmıştır. Hapse atılmış ve ailesi de dahil olmak üzere büyük sıkıntılar çekmiştir.

Bu üçüncü dönemde başına gelmeyen kalmaz. Defalarca hapse girer. Büyük Doğu defalarca kapatılır, dergiler toplatılır. Yüz yıla yakın cezası bulunan Necip Fazıl Kısakürek, ihtilalde çıkan basın affıyla bunlardan tamamen kurtulur. Fakat daha kötüleri beklemektedir.

İhtilalde birçok şair ve yazarı içeri alırlar. Necip Fazıl Kısakürek de, ölümden daha beter olan zindan işkencelerine maruz kalır. ‘Zindan’dan Mehmed’e Mektup’ adlı şiirini de Topbaşı Cezaevi’nde kaldığı bir buçuk sene içinde yazmıştır. Daha önce de belirttiğim gibi bana göre bu şiiri en güzel şiiridir.

Necip Fazıl Kısakürek İçin Söylenenler

Şuraya Necip Fazıl Kısakürek adına açılmış resmi internet sitesinde yayınlanmış, ünlü edebiyatçıların onun hakkında neler söylediklerini bulabileceğiniz bir bağlantı bırakıyorum; merak ediyorsanız buyrun. Ama yok beni uğraştırma diyorsanız, bana önemli gözükenleri kısaca size anlatayım.

Nurullah Ataç onun için “Yarına kalacak tek şair” diye bahsetmiştir. Bugüne kadar gelmiş şairlerin en büyüğüdür o demiştir. Sizce de haklı değil mi? Yok ondan daha alası var diyorsanız, geri dönüşlerinizi bekliyorum.

Yakup Kadri ise onun şirimize tamamen yeni ve orjinal bir ses getirdiği kanaatindedir. Tanpınar, Necip Fazıl olabilme saadetine ne kadar muhtacım der.

Taha Akyol ise “Onun çektiği ızdıraba bugünkü Türk nesli olarak çok şey borçluyuz.” der ve CHP diktatörlüğünün en acımasız döneminde hiç aldırış etmeden mücadelesine sonuna kadar devam ettiğini de ekler.

Yukarıda paylaşmış olduğum bağlantıda Necip Fazıl Kısakürek hakkında, ünlü edebiyatçıların yazdıklarını bulabilirsiniz.

Ayrıca 40’lar Kulübünün Necip Fazıl Kısakürek hakkında yazdığı Üstad’a Kırk Kalem kitabına da bir göz atmanızı tavsiye ederim. 40 kişiyle başlamış olan bu kulübün şu andan binden fazla yazarı mevcut. Biraz araştırırsanız güzel işler yaptıklarını göreceksiniz.

Bir Karşı Duruş

Osmanlı İmparatorluğunun dünyaya hükmettiği zamanlarda uyguladığı yöntem, toprakları fethedip halkı vergiye bağlama şeklindeydi. Ta ki batı zenginleşmeye başladı, kara düzenlerini kurmaya başladı, bütün dünyada denge ve düzen değişti.

Peki bu denge ve düzen değişiminden en çok etkilenen kimlerdi. Kibar beyefendiler mi yok mazlumlar mı? Tabi ki mazlumlar. Beli bükülmüş mazlumun üzerine basamaz ise batının beyefendileri yükselemezler. Kurdukları düzen bunu gerektiriyor. Para gücü temsil ediyor ve güçte onların elinden gitmemeli.

Peki bu mazlumların çoğunluğunu oluşturmakta olan Müslümanların elinden kim tutacak? Biri meseleyi anlamalı ve elini taşın altına koymalı ki mazlum gün yüzü görsün. İşte Necip Fazıl anlama çilesiyle yoruluyor. Paranın geçmediği yer olarak cenneti gösteriyor.

Necip Fazıl Kısakürek, bu kara düzenin ve zulmün hat safhasına ulaştığı 20. yüzyılda seksen sene yaşıyor. Düşmanların görmezden geldiği, bilenlerin anlayamadığı ya da tam bilmediği bu dünyanın aslının en fazla gölgesi ya da ufak bir zerresi olabileceği gerçeğini üstad, şu dizelerle açıklıyor:

Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var.
Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var.

Efendisiyle karşılaşmadan önce fikri çilesine yön veremeyen, bocalayan Necip Fazıl, tanıdıktan sonra imansızlıkla sürüklenen gençliğin ve bundan çok büyük zararlar görecek yeni nesillerin yükünü sırtlanıyor. Seminerlerinde ve yazdıklarında yol gösterici oluyor.

Bu vahşet çağında mazlumun halini, düzenin halihazırda olan ve olabilecek sorunlarını bütün berraklığıyla gözler önüne sermeye gayret ediyor. Bunu sadece o günün sorunu çözecek şekilde değil, geçmişi de harmanlayarak geleceğe de çözümü miras bırakıyor.

Bütün değerlerin tepetaklak olduğu, ruhların çöplüğe dönüştüğü, her şeyin iflas ettiği bu korkunç zamanda çözümün nerede ve nasıl aranacağını göstermiştir. İnsanoğlunun inanarak, sadece taviz vermeden inanarak kurtuluşa ereceğini söylemekten yılmamıştır. Bu inanç İslamdır. Bütün sorunlar onun görmezden gelinmesi ve kenara itilmeye çalışılması yüzünden meydana gelmektedir. Diktatörlük döneminde ise bunu korkusuzca haykırması, çilesini ölümsüzleştirmiştir.

Mehmed’im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizimdir!

Share

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share