Dünya Müslümanları Türkiye’yi Bekliyor

Merhum Mimar Turgut Cansever’in anlattığına göre, ABD’de bir mimarlık toplantısında Amerikalı bir mimar, gerçekleşmiş bir şehircilik projesini açıklamaktadır. Evsizler için bir şehir kurmuşlar ve insanları buraya yerleştirmişler. Fakat evsizler şehri terketmişler ve alabilecekleri ne varsa yanlarında götürmüşlerdir. Bunun üzerine Turgut Cansever: “Benim ülkem Türkiye. Ülkemde öyle insanlar var ki devlete ait araziye gelir, kendileri de çalışarak ev yaparlar. Sonra belediye görevlileri  gelip de onları yerlerinden etmek ve evlerini yıkmak istediklerinde görevlilere direnip evlerini yıktırtmamaya çalışırlar.” Bunun üzerine Amerikalı mimar ayağa kalkıp “Bana bu insanlardan 300 tane verin, dünyayı ele geçiririm.” diye cevaplar. (Kaynak: Mostar Dergisi)

Evsizler Ülkesi Dünya

Dünya evsizler ülkesi haline getiriliyor. Bunun sebebini hepimiz biliyoruz. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen, aynı zamanda da kendilerine medeniyetin beşiği diye de isim takan batı bunun en büyük sorumlusudur.

Bunu ülkemiz üzerinde oynanan oyunlardan biliyoruz. Biraz araştırmayla ülkemize musallat olan, kan emicileri kimin beslediğini kolaylıkla bulabilirsiniz. Biraz daha detaylı araştırma sonucunda ise bu kan emicilere kimin, ne kadar, nasıl  destek verdiğini de bulabilirsiniz.

Evsizlerle ne alakası var bunun demeyin, hemen bağlıyorum… Bu kan emicilere yardım ve yataklık yapan sözde medeniyet timsali ülkeler, bu evsizlerin en büyük ve başlıca nedenidir. Açık ve net. Yapılan araştırmalara göre dünya genelinde vahim bir evsizlik sorunu var. Bu arada dünyada her ülkeye kafa tutan, ağabey olarak geçinen Amerika bu evsizlik probleminde başı çekiyor.

Evsizler bir ülkeye ne kadar dert olabilir ki diye bir soru akla gelmiyor değil. Bu soruya cevaben benim aklıma ilk olarak Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” sözü aklıma gelir. Demem o ki, kendi insanına faydası olmayanın, başkasına hiç olmaz.

Peki, kendi insanlarına faydalı olamayan bir ülke, neden başka ülkelerin vatandaşlarına fayda sağlasın. Sağlamıyor zaten. Her yere terör tohumu ekiyor. Daha sonra oraya barış getirmek için kendi giriyor. Kendi menfaati dışında hiçbir düşüncesi ve gayesi yok. Oranın mazlumuna neler oluyor diyen yok.

Bugünkü Suriye’nin durumu da bu şekilde. Onlara da elimizden geldiğince biz yardım etmeye çalışıyoruz, bazılarımız da neden yardım ediyoruz diye hükümeti eleştiriyor. Orası ayrı konu, oraya girersek çıkamayız.

Sonuç olarak insanların evsizleşmesi için toplu bir çaba içine giriliyor. Çünkü bir insanı evsizleştirirseniz, tek düşüncesi karnını doyurmak, başını örtecek bir barınak bulmak olur. Bu insanlarında haliyle kimseye zararı dokunamaz. Sonuç olarak, batı yine bildiğimiz “bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” batısı.

dünya Müslümanları Türkiye'yi bekliyor

Belaya Mecbur Bırakılan Dünya

Daha önce de belirttiğim gibi dünya belaya mecbur bırakılıyor. Bunun sebepleri de az çok ortada. Batı bu çarkı döndürmek için belayı mecbur hale getiriyor. Başkaları beladan başını kaldıramasın ki, onlar rahat bir şekilde yaşamlarını sürdürebilsinler.

Zenginliklerinin ilimde ilerlemiş olmalarından kaynaklandığını sanıyoruz. Aslında öyle bir durum yok. Zenginliklerinin sebebi başından beri sömürgecilik. Sömürmeyen bir batı ayakta kalamaz. Sömürmezlerse kurdukları kirli çark dönmez.

Haldun Taner’in ” Batı, beynini sömürdüğü insanlara kendi uyruklarına sağladığı konfordan pay verip gönül alır.”  sözü birçok şeyi açıklıyor. Fakat batı sadece beyin sömürse ne ala. Sömürülebilecek ne varsa sömürüyor. Ham madde, maden, gıda, tarım, iş gücü gibi sıralayabiliriz ve bu liste uzar gider.

Bu sisteme kendi açımızdan bakacak olursak, durum şu şekilde işliyor; üniversitelerde bir sürü insan yetiştiriliyor. Bu yetiştirilen insanlar – büyük çoğunlukla – üreten bir toplum olarak yetişmiyor, tam tersine üretileni kullanma yönünde yetişiyor.

Yani, batı üretsin, biz kullanalım. İddia ediyorum, teknoloji nasıl kullanılır bizden iyi kimse bilemez. Üretenden daha iyi kullanıyoruz. Çünkü bize üretmeyi değil tüketmeyi öğreten bir sistemin içinde tıkılıp kaldık.

Bir de farklı açıdan bakacak olursak, bazı ülkeler sadece turizmle, köle ticareti ve çocuk istismarıyla, bazı adalar ise kara para aklama yoluyla bu çarkın bir parçası haline gelmiş. Sonuçta bu sistem dönmeli ki, batı rahatlasın.

Türkiye : Birinci Dünya Savaşından İtibaren Aynı Şartlarla Devam Eden Tek Ülke

Türkiye, Birinci Dünya Savaşından itibaren toprak bütünlüğünü koruyan, yani, savaşın sonundan günümüze kadar toprak değiştirmeyen tek ülke olma özelliğini sürdürüyor. Birçok ülke farklı sebeplerden dolayı toprak bütünlüğünü koruyamamış ya da Yugoslavya ve Rusya gibi dağılmışlardır.

Bunların sebebi sadece siyasi ya da ekonomik değil, milliyetçilik ve dini olarak da ön plana çıkmıştır. Bunlar çeşitlendirilir fakat gerçek şu ki, Türkler vatanını bırakmamak için direnen bir millettir. Bir yeri vatan bellemişse orası bırakılmaz.

Birçokları abartma olarak görecektir. Lakin tarih bize bunu açıkça gösteriyor. Tatmin olmayan araştırsın. Tersini iddia eden buyursun. Şunu da ekliyeyim; Tarih yalan söylemez, yanlış anlatılır.

Ayrıca İslam toprakları, buna Mekke ve Medine de dahil, bir şekilde yönetilmiş veya sömürülmüştür. Medine Müdafaası’nda Fahreddin Paşa, en yakın Türk birliği yaklaşık bin kilometre olmasına rağmen, 10 bin askerle karşısındaki 50 bin İngiliz askerine karşı direniyordu. Bırakıp gitmiyordu. 2 yıl 7 ay direndi.

Fakat Türkiye bunun dışındadır. Bin yıldır gavura bırakılmamış, hür kalmış tek İslam toprağıdır. Belki de, yazının en başında belirtilen, Amerikan mimarının hasret kaldığı insan tipi yüzünden hür kalmış tek İslam toprağı olma özelliğini taşımaktadır.

Dünya müslümanları Türkiye'yi bekliyor

Ülkemin Aşağılık Kompleksi

Dünya Müslümanları neden Türkleri bekliyor sorusunun cevabını vermeden önce değinilmesi gereken bir konu da ülkemizin genelinde, özellikle de okumuş kesimde görülen bir hastalık olan aşağılık kompleksine değinmekte fayda olduğunu düşünüyorum.

Bu hastalığın kökenleri Osmanlı İmparatorluğunun duraklama devrine dayanır. Bu tarihlerde yetersizlik olarak görülen durum, batıyı taklit etmeyle ve reformlarla halledilmeye çalışılır. Lakin yapılan reformlar hiç olumlu yönde olmadı. Buna Cumhuriyet Döneminde yapılan reformlar ve yenilikler de dahil.

Batının teknoloji, eğitim ve ekonomi gibi olumlu yönleri örnek alınması gerekirken, giyim-kuşamı ve hatta yaşam tarzı örnek alındı. Haliyle de “kaş yaparken göz çıkartmış” olduk.

Bunun yanında eğer olumlu yanlarını örnek alıp uygulamış olsaydık da, ne kadar ileri gidebilecektik? Bu kompleksi ne kadar yenebilecektik? Sonuçta birine benzemeye çalışırsanız onun benzeri ya da taklidi olursunuz. Ondan daha fazlası olma gibi bir ihtimaliniz yoktur.

Bu kompleks bize çökmenin başlangıcını yaşatmıştır. Öncelikle kompleks hastalığımızı tedavi etmemiz lazım ki yolumuzu görebilelim. Batı ne yaparsa onu taklit etmektense, kendimiz olalım kendimiz yapalım.

Bu hastalığı yenmemiz için öncelikle eğitimimizi değiştirip, buna göre şekillendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu sistem daha önce de belirttiğim gibi aşağılık kompleksini tetikliyor vaziyette.

Eğitim Sistemimiz

Bizim eğitim sistemimizde öncelik, öğrencinin ne öğrendiği değil “müfredat”tır. Yani öğrenci öğrenmiş veya öğrenmemiş bir şey farketmiyor. Müfredat ne diyorsa o. Müfredatta öğrenci bir şey öğrenmesin yazsa o uygulanacak bir sistem kurulmuş.

“Çocuklara neyi düşüneceğini değil, düşünmeyi öğretmeliyiz.” diye bir söz var. Biz onların beynine ezberi, zorlukları dikte ettikten sonra onlar da bize, geleceğimize bir şey katamaz. Öğretmenleri bunun dışında tutuyorum fakat çoğu yöneticinin, hiçbir öğrencinin ne düşündüğünden ya da nasıl eğitileceğinden haberi olmadığından eminim.

Peki bu yöneticilerle nasıl olacak bu sistemin değişmesi, geliştirilmesi. Geliştirme demişken şunu da ekleyeyim; geliştirme deyince akla Türkiye’de nedense öğrenciye daha fazla yüklenme akla geliyor. Çok fazla gereksiz bilgi öğretiliyor.

Eğitim çoğunlukla hiçbir işe yaramıyor. Eğitim hayatı biten öğrenci, iş görür hale gelmekten çok körelmiş oluyor. Bu da umutsuzluğa ve aşağılık kompleksine neden oluyor. Sistem öğrenciyi aşağılık kompleksine sokan birinci etken.

Müslümana Yasak Gavura Serbest

Bir diğer sorunumuza değinmek istiyorum. Birlik olamamak. Biz Müslümanlar olarak birlik olamıyoruz. Bununla birlikte sürekli birbirimizi yiyoruz. Bizi birbirimize kırdırıyorlar. Şu hikaye durumu çok iyi açıklıyor diye düşünüyorum:

Müslümana Haram

“Müslümana Haram” hikayesini duymuşsunuzdur. Bir adam çeşme yaptırır ve üzerine ‘Her kula helal, Müslümana haram’ yazdırır. Kadı bunu duyunca sinirlenir, adamı aldırır. Adama sorar “Su Müslümana haram edilir mi?” diye. O da sadece “Sultana derim” der.

Sultanın huzuruna getirilir. “İzahı var fakat ispat ister” der. Sultan ispatla deyince de bir hahamı nezarete almasını söyler. Hahamı içeri alır ve museviler bir olur. “Ne gerekirse yapalım nedir suçu?” diye. Başka ülkelerden elçiler mektuplarla gelir. Bir hafta sonra salınır. Saraya teşekkürler ve hediyeler yağmaya başlar.

Adam aynı şekilde bir papazı nezarete atmasını ister. Aynı durum hristiyanlarda da görülür. Adam bu sefer en sözü dinlenen alimini içeri atmasını ister. Sultan yapar ve kimse hiçbir şey yapmaz. Bir süre sonra “Biz bunun mu arkasında namaz kıldık?” diye söylenmeye başlar cemaat.

Bir hafta sonra alim salınır ve helallik istenir. Adam sorar sultana, “Böylesi Müslümanlara su helal midir?” diye. Sultan ise “Hava bile haram, hava!” diye cevap verir.

Gençliği Kurtarmak

Bir diğer sorun da gençlerimizin umutsuzluk içinde olması. Birçok genç “kapağı atmak” için yabancı ülkeleri düşünür halde. Bunun nedeni daha önce de bahsettiğim gibi gerek eğitim sistemimiz gerekse ekonomik durumumuz.

Eğitim sistemimiz genç vatandaşlarımızı umutsuzlaştırıyor, doğrudur. Kişisel çabalarıyla bir şeyler yapmaya çalışan akademisyenlerimizi de görmezden gelmemek gerekiyor. Bu durumu değiştirmek için ellerinden geleni yapanlar var. Fakat yeterli değil. Hepimizin elimizi taşın altına koymamız gerekli.

Birlik olsak durum çok daha farklı olacak. Fakat bunu bir türlü başaramıyoruz. Bu birliği ise şu anki durum itibariyle sadece Türkiye yapabilir. Bütün Müslümanları bir araya getirebilecek tek ülke konumundayız ve bunu yapmak zorundayız.

Gençler her konuda olduğu gibi bu konuda da kilit öneme sahip. Önce onları bu vatana hayırlı ve yararlı hale getirmemiz, onların amaçlarını bu yöne çekmemiz gerekmektedir. Kendini düşünen değil, milletini düşünen bireylere ihtiyacımız var.

Kendini düşünenden kastettiğim, “kapağı atmak için başka ülkeleri düşünen” gençler olarak görülebilir. Fakat bununla sınırlandırmak pek de doğru olmaz. Çünkü başka ülkeye kapağı atmayıp da halihazırda bu ülkeye faydadan çok zarar sağlayan gençleri görmezden gelemeyiz.

Bunun büyük sebebi de sapıtmış siyasi ideolojilerin, bu gençleri, daha kendilerini bilemedikleri yaşlarda kapana kısması ve onları kendi emellerine alet etmesidir. Bir çok aile bundan muzdariptir. Çocuklarını da bu pislik ve şer odağı ideolojilerden kurtaramamaktadırlar. Bu ideolojilerin ve onların gençleri sömüren ve onları birer çöp beyinli haline getiren oyunlarına son vermeden, kelimenin tam manasıyla “iki yakamız bir araya gelmeyecektir”.

Doğacaktır Sana Vadettiği Günler Hakkın

Yine konu eğitim sistemine geldi diyebilirim. Çünkü bize belki de en büyük ilham kaynaklarından biri olan İstiklal Marşımız yeteri şekilde anlatılmadı ve/veya sevdirilmedi. Çok derin anlamlar taşıyan ve çokça dersler almamız gereken İstiklal Marşımız, bize sadece ezberlettirildi. Sanki sadece ezberlenmesi yetecekmiş gibi.

Ben sanmıyorum ki bir tane öğretmen İstiklal Marşımızı ezberlettikten sonra, manasını ve bize verdiği dersleri, öğütleri, gösterdiği yolu anlamaya ve anlatmaya çalışsın. Atatürk’ü sevdirmekten başka hiçbir işe yaramayan sistemden de bu beklenirdi.

Mehmet Akif, “Doğacaktır sana vadettiği günler hakkın” mısrasında bize, Allah’ın bahşettiği günlerin geleceğini imanla ve kararlılıkla gözler önüne sermiş. Fakat ne hikmetse bize eğitimimiz sırasında böyle bir gerçekten hiç bahsedilmedi ve bu gerçeklik bastırılmaya çalışıldı.

Kitaplarımızda -ki okunacak halde bile değillerdi (kitapların bedava dağıtılmaya başlandığı dönemden önce)- İstiklal Marşımız sadece tarihi ve birkaç bilgiyle geçiştiriliyordu resmen. Bununla beraber Marşımızın bazen sönümlenmiş halde anlatıldığını yeni yeni anlıyorum.

Bir kişiyi her sene, her konunun içinde öve öve bitiremeyen eğitimimiz nasıl olur da, İstiklal Marşımızı ve İstiklal Şairimizi yok sayar. Daha da kötüsü bunu nasıl farketmemişim bu güne kadar.

Sonuç olarak şüphesiz ki Allah, vaadini yerine getirecektir. Biz Allah’ın dinine yardım ettikçe, Allah bizimle olacaktır. Allah bizi vaadine muhatap kılmıştır. Biz bu vaadi yerine getirmez, muhatap olmayı reddedersek, helak olmaya çok yakınız demektir.

80 yıldır muğlak bilgiyle, çarpık eğitimle mısranın duruluğunu, mısranın ifade ettiği apaçık anlamı görmekten uzaklaştık, görüşümüz bulanıklaştı.

Kim bilir, Belki Yarın, Belki Yarından da Yakın

Bizim için yarın ahiret günüdür. Yarından yakın olan ise bugündür yani dünya hayatıdır. Bu “belki yarın, belki yarından da yakın” dünyevi olarak algılanmamalıdır. Yukarıda bahsettiğim zihniyet, Türkiye’nin yaklaşık bir asrını, bu ayrımı dünyevi algılayarak heba etmiştir.Sonuçta yarından yakınımız elimizden gitmiş, sadece yarınımız kalmıştır.

Neml suresinin 65. ayetinde: De ki: “Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka kimse bilmez. Onlar ne zaman dirileceklerinin de bilincinde değillerdir.”

Dünya hayatımız bizim ahiretteki yerimizi belirleyecek ve vadedilenin bugün mü yarın mı karşımıza çıkacağını bir tek Allah bilebilir.

Türk Asıllı Amerikan Polisinin Röportajı

Washington’da görev yapan Türk asıllı Amerikan polisi Hakan Karaali, “Allah bana nasip etse de ben de kendi ülkeme gidip hizmet etsem. Bugün vatanım beni çağıracak, Allah şahidim eğer durursam burada. Allah bana ülkeme hizmet etmeyi nasip etse keşke. Beni gören bütün Müslümanlar, Arabı olsun, Endonezyalısı olsun, şu veya bu, elime ayağıma yapışıyorlar burada. Herkes kendince bir ikramda bulunmaya çalışıyor Türk olduğumu duyunca. Burada Somalili bir kebapçı var. Beni her gördüğünde ‘Her gün senin için ve cumhurbaşkanın için dua ediyorum. Allah razı olsun sizden. Çünkü kendi ülkeme dua etsem sadece kendi ülkeme yarayacak. Ama size ettiğim her dua bütün İslamiyete yarayacak biliyorum.’ diyor.”

Bu sadece İslamın ve Müslümanların Türkleri, Türkiye’yi beklediğinin bir kanıtı, sadece bir örnek. Bu cevher bizde var ve bu cevherin açığa çıkacağı günü sabırsızlıkla bekliyorum. Bu bize Allah tarafından bahşedilmiş ve vadedilmiş. Yazımı Necip Fazıl Kısakürek’ten bir  alıntı yaparak bitirmek istiyorum:

Genç adam, at yorganı!
Sana haram, uyuman!

Share

Add a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Share